Verona – Milano – Pisa

Verona

 
Slovenya’dan başladığımız yolculuğumuzda hiç duraksamadan Verona’ya vardık. Aracımızı merkeze yakın bir otoparka bıraktık.  

İlk izlenimlerimiz şehir surlarla çevrilmiş durumda ve tüm tarihi evlerin mimarisi birbirine benziyor, küçük  balkonlarını ise rengarenk çiçekler süslüyor. Romalılar ve Rönesans döneminden kalma tarihi yapılara ev sahipliği yapıyor kent.

 
Listedeki ilk yerimiz kentin de kalbi olan en büyük meydanı Bra Meydanıydı. Tarihi kapısından girdiğinizde tarihle süslenmiş büyük bir salona giriyor gibisiniz. İlk olarak gözünüze sağdaki park, solunda sıralı kafeler ve güzelliği ile Arena çarpıyor. Arena Roma’daki kolezyuma benziyor ama onun kadar büyük  ve gösterişli değil.  Ondan ayıran bir özelliği de her yıl yaz aylarında ziyaretçilerin akın ettiği bir opera festivali düzenleniyormuş içinde. Arena’nın etrafında ise tarihi kostümleri ile birlikte fotoğraf çektirmenizi bekleyen gladyatörler dolaşıyorlar. Kolezyum gibi bu antik amfi tiyatronun da içini gezebilirsiniz.
 
Meydan’dan ilerleyip ara sokaklara girdiğinizde sağlı sollu alışveriş yerleri göreceksiniz. Biz de bu sokaklara girince birden kendimizi kaybedip niye geldiğimizi unutuyoruz şehre.   

Her sokak başlarında ve meydanlarda saatlerce hiç kımıldamadan duran heykel kılığında insanlar var. İşleri çok zor ve hakkını veriyorlar.

 
Bu adam böyle nasıl duruyor hala çözebilmiş değiliz??
 
Sokak aralarında gezintiden sonra Verona’yı Verona yapan yere gittik. Romeo ve Juliet’in Evi
Aslında Romeo ve Juliet’in bu evle hiçbir bağlantısı yok. İçerisindeki tüm eserler ile İtalyanların kurguladığı başarılı bir pazarlama ürünü sadece. Aşk kenti diye adlandırdıkları kenti, dünyaca ünlü yazar Shakespeare’in dünyaca ünlü aşk öyküsünü anlatan Romeo ve Juliet oyunu ile özdeşleştirmişler. 

Öyküye göre birbirlerine aşık olan, varlıklı, birbiriyle kanlı bıçaklı iki ailenin çocukları Romeo ve Juliet gizlice nikahlanırlar. Meydanda çıkan bir kavgada Romeo Juliet’in kuzenini öldürür ve şehirden kaçar. Ailesi Juliet’i başkasıyla evlendirmek ister. Genç kızda bundan kurtulmak için ilaç içerek ölü taklidi yapar. Romeo döndüğünde Juliet’in gerçekten öldüğünü sanarak canına kıyar. Juliet de kendine gelip Romeo’nun ölü bedeni ile karşılaşınca gerçekten intihar eder.  

Bu aşk hikayesinden esinlenerek meydana her Avrupa şehrinin gözde süsleri aşk yemini edip kilit asılan köprülerin kapı olanından yapmışlar. Gördüğüm en renkli kilitlere sahip yer burası!

 
Bu küçük meydan her daim kalabalık oluyormuş. Sonradan yapılan küçük balkon da turistlerin çıkmak için sıraya girdikleri Juliet’in balkonu.
Juliet’in Balkonu
Bahçede ayrıca Juliet’in bir heykeli bulunuyor. Heykelin sağ göğsünü tutmanın şans getirileceğine inanılıyor. Turistler heykel ile fotoğraf çektirebilmek için birbirleri ile yarışıyorlar. Biz olayı biraz abartıyoruz.  

Juliet’in evi hakkında daha çok bilgi almak istiyorsanız 1€ karşılığında bu telefonu kullanabilirsiniz. 

 

Verona’nın diğer bir gezilesi mekanı Romeo ve Juliet’in evinin yakınlarında bulunan Erbe Meydanı. Çan kulesi, vaftizhane ve madonna çeşmesini barındıran meydan eskiden pazar yeri olarak kullanılıyormuş. Şimdi de pazar ruhunu yaşatmaya çalışan hediyelik tezgahlarında çok hoş eşyalar ve süsler bulabilirsiniz.

 
Erbe Meydanı
Erbe Meydanı
Gezdiniz, gördünüz biraz da dinlenip şehri içinize çekmek için oturun bir kenara ve bir filmin sahnesi gibi tarihi binaların eşsiz mimarisini izleyin.

Milano

Verona’dan sonraki durağımız modanın kalbi olarak anılan Milano oluyor. Milano’da ilk görülecek yer kentin simgesi Duomo katedralidir. Yapımı 500 yıl süren bu devasa gotik mimarisi Avrupa’nın dördüncü büyük katedraliymiş.

 
Duomo
Meydanda ki tüm binalar da gotik tarzda inşa edilmiş. Katedral önünde şarkı söyleyen gruplardan, fotoğrafçılara; yerlilerinden, turistlerine kadar meydanda Chrismast’ın da neden olduğu bir insan kalabalığı var.
 
Meydanın bir tarafında ise Milano’nun diğer bilinen mekanı, Galleria Vittorio Emanuele Alışveriş Merkezi yer alıyor. Burası, gösterişli restoran ve kafeleri, tavandaki işçiliği ayrıca Louis Vitton, Gucci, Prada gibi en ünlü markaların mağazaları ile diğer tüm alışveriş yerlerinden ayrılıyor. Dünya’da ilk açılan Prada mağazası ise buradakiymiş.
Galleria Vittorio Emanuele
Alışveriş merkezinin ortasında yerde bir boğa figürü var.  Boğanın üzerine ayağınızı koyup etrafınızda dönerseniz şans getirileceğine inanılıyor. Bunu yapmak için fotoğraf makineleri ile sıraya girmiş bir kalabalık görebilirsiniz etrafında. Biz ise kısa bir süre dinlenmeyi tercih ediyoruz. 
 
Galleria’nın diğer tarafından çıkınca ise Da Vinci heykeli ve dünyanın en ünlü tiyatro binalarından La Scala karşınıza çıkıyor.
 
La Scala
Duomo’dan yakınındaki bir cadde sağlı sollu ülke bayrakları ile donatılmış. Meydan’dan diğer cadde ve sokaklarına girdiğinizde birçok alışveriş dükkanı, kafelerini göreceksiniz. Christmas zamanı olduğu için tüm sokaklar, caddeler süslenmiş, çam ağacı ve renkli ışıklandırmalar ile dolu.
 
Akşam saat 9’dan sonra merkezdeki tüm dükkanlar kapandı ve meydanın bir arka sokağı bile tenhalaştı. 

Milano’dan çok keyif aldığımızı söyleyemem. Çok resmi ve ağır bir hava hissettirdi bize. Sokak müzisyenleri, christmas süsleri ve turistler olmasa büyük binalardan oluşan ölü bir kent olabileceğini düşünüyorum.  Biraz gezip, ana yapılarını gördükten sonra ayrılıyoruz kentten.

Pisa

Milano’nun kasvetli havasından sonra Pisa’ya gelince kendimizi surların içindeki meydana bırakıveriyoruz.  

Toskana’da bulunan İtalya’nın bu küçük aynı zamanda en ünlü şehrinde,  görülmesi gereken tek yer Piazza del Duomo yani nam-ı değer eğik pisa kulesi.

İlk gördüğünde insan gerçekten hayret ediyor! nasıl ayakta duruyor bu kule diye. Düştü düşecek, etrafında kuleyi tutup kaldırmaya çalışan, şekilden şekile girmiş her milletten insan.

Biz de başlıyoruz her adımda değişik poz verme olayına. Sarılalım mı dersiniz, ay düşmesin tutalım mı dersiniz, zıplayıp hoplayalım mı dersiniz, yuvarlanalım mı dersiniz hepsini deniyoruz.

Nasıl olsa meydanda yapılacak pek bir şeyde yok. Kulenin içine girmekten yana değiliz hiç. Eğik yani düşer müşer, hem asıl görüntü dışarıda.   

Şaka bir yana kule bir süredir eğilmiyormuş, bu şekilde sabitlenebilmiş.

 

Meydan’da pisanın yanında ayrıca vaftizhane ve anıt mezar da var. Yalnız onlarla ilgilenen pek yok. 

 
Tüm enerjimizi kuleyi tutmak için harcadıktan sonra kendimizi geniş çimlerine bırakıveriyoruz. Bir süre dinlendikten sonra kulenin karşı sokağına geçip yemek yiyebileceğimiz restoran seçeneklerine bakıyoruz. Pizza yeme işini Floransa ve Roma’ya bıraktığımız için burada sandviç tarzı bir atıştırmalık ile geçiriyoruz.

Daha sonra meydanın bir tarafına tek sıra haline dizilmiş hediyelik tezgahlarına uğruyoruz. Şimdiden söyliyim burası İtalya’da gördüğüm en ucuz hediyeliklerin bulunduğu yer. Birkaç pisa anahtarlığı, magneti, küçük pisa biblolorı falan alıyoruz. Hatta Roma’ya gittiğimde daha çok almadığım için pişman oluyorum. 

Bir de kocaman, bacağımın yarısı büyüklüğünde ışıklandırmalı bir Pisa Kulesi alıyorum.  Nasıl olsa hepsini koyabileceğimiz aracımız surların kapısında bizi bekliyor.  

Sabah erken saatlerde geldiğimiz pisa kulesinden akşama doğru ayrılıyor ve heyecanla görmeyi beklediğimiz Floransa yolunu tutuyoruz. Yaklaşık 1-1 buçuk saat bir yolculuğumuz var Floransa’ya…

 
Reklamlar