Carl Sagan – Kozmos: Evrenin ve Yaşamın Sırları

Dünya’nın en çok satanlar listesine girebilmiş çok az sayıdaki popüler bilim kitaplarından birisi olan, Carl Sagan’ın Kozmos’unu bitirmiş bulunuyorum. Sıcağı sıcağına da burada sizinle paylaşmak için can atıyorum. Bilimin, uzayın, yaşamın hatta merak edilen tüm soruların derinine inip kaynağını fikirler yürüterek bulmaya çalışan Carl Sagan ile birlikte siz de yeni şeyler öğrenmenin ve farklı mantık çıkarımları ile bilinmeyenlerin ortaya çıkma heyecanını birlikte yaşıyorsunuz. Bilim ve evren ile ilgili hiçbir bilgiye sahip olmanıza gerek yok bu kitabı okurken. Tek yapmanız gereken kendinizi Carl Sagan’ın cümlelerine bırakmak ve Evrenin ve Yaşamın Sırlarını birlikte keşfetmek. O halde sizin için de merak uyandıran bir keşif olması dileğiyle bu uzunca kafa açan bilgi paylaşımına başlıyorum.

Carl Sagan Kimdir?

Bu kitabı anlatırken yazarı ile başlamanın daha doğru olacağını düşündüm. Çünkü kitabımızın yazarı Carl Sagan dünyada önemli işler yapmış ve fikirleri ile yaşamımızda yeni kapılar aramış sayılı popüler bilim insanlarının başında geliyor.

Kısaca Carl Sagan tam adı Carl Edward Sagan, 9 Kasım 1934 tarihinde New York’ta dünyaya gelmiş. Astronom olan Carl Sagan ayrıca astrobiyolojinin gelişmesine büyük katkı sağlamış. Cosmos (Kozmos) dizisi ve yazdığı kitaplarla bilimin popülerleşmesine büyük katkı yapmış ve pek çok insana bilimi ulaştırmıştır. Güneş Sistemini keşfeden insansız pek çok uzay sondası görevini yerine getirmiş. Voyager üzerine yerleştirilen Voyager Altın Kaydı’nın geliştirilmesinde de rolü büyüktür. Bilimin popülerleşmesi için çok çalışmıştır. Yani, Carl Sagan sadece bir bilim insanı değil, aynı zamanda bilgiyi popüler hale getirmede büyük katkıları olan bir bilim gönüllüsüdür. Bir kemik iliği hastalığı olan myelodysplasia hastalığı sebebiyle 1996 yılında yaşama veda etmiştir.

Carl Sagan

“Ben su, kalsiyum ve organik moleküller toplamından oluşan Carl Sagan adlı biriyim. Sizde hemen aynı moleküller toplamından oluşmuş değişik etiketli birisiniz. Ama durum yalnızca bundan mı ibarettir? Bizde molekülden başka bir şey bulunmaz mı? Bazı kişiler bu durumu insan haysiyet ve gururunu küçültücü bulabilir. Ben kendi hesabıma, evrenin, bizim kadar karmaşık ve hassas dengeli molekül makinelerinin gelişimine olanak sağlaması açısından gurur verici buluyorum.”

Carl Sagan

Kozmos’un Konusu Nedir?

Kozmos ilk kez ABD’de 1980 yılında basılıyor ve 1998 yılında Türkçe’ye çevrilen kitap, Sagan’ın aynı isimli belgesel dizisinin bir kitabı. Belgeseli çok izlenip popüler olduktan sonra da kitabı basılıyor. Ben kitabın Türkiye’de Altın Kitaplar tarafından yayınlanan 2018 tarihli 18. basımını okudum.

Kozmos

Kitabın konusuna gelirsek, Kozmos, insanların en temel duygusu olan “merak”tan yola çıkarak, bu merakın kurduğumuz medeniyet içerisindeki önemini anlatıyor ve bu sırada insanoğlunun yüz binlerce yıl merak ettikten sonra her şeyin anlamını birer birer nasıl keşfettiğine yer veriyor. Tüm bunları yaparken gezegenlerin, yıldızların, galaksilerin, kuasarların, karadeliklerin ve atarcaların ne olduğunu öğreniyorsunuz. Tabi bu sırada evrimin dinamiklerini, canlılığın tanımını vb. konuları da anlatır ki, Kozmos’a sadece bir “uzay kitabı” demek mümkün değildir. Kitapta, astronomi alanında yapılmış tüm çalışmalar ve katkı sağlamış bilim adamları, kronolojik bir sıra ile ele alındığı için, net bir biçimde anlaşılıyor. Ayrıca, İskenderiye Kütüphanesi gibi büyük, değerli bir yapının yakılması sırasında yok olan bilgiler yüzünden, asırlarca geriye gitmemize de değinilmiş.

Üstelik tüm bu bilgileri sindire sindire beyninize yedirirken Carl Sagan herkesin anlayabileceği şekilde akıcı ve sade bir dil kullanıyor. Bu kadar ilgi görmesindeki en büyük sebeplerden bir tanesi de bence belgesel ve kitapta kullandığı dilin çok yalın olması kesinlikle. En başta da dediğim gibi konu ile ilgili en ufak bir bilgi birikimine ihtiyacınız yok. Kitabı alıp okumaya başladığınızda Carl Sagan’ın akıcı diline kaptırıyorsunuz kendinizi ve terimlerle ilgili verdiği sade, anlaşılır örneklerle tüm konuyu anlıyor ve yorumluyorsunuz.

Altını çize çize resmen bir Jüpiter’in uydusuna çevirdiğim kitap, aynı belgeselindeki gibi 13 bölümden oluşuyor. Bu bölümler ise şöyle:

  1. Kozmik Okyanusun Kıyıları
  2. Kozmik Arayışta Tek Ses
  3. Dünyaların Uyumu
  4. Cennet ve Cehennem
  5. Kırmızı Bir Gezegene İlişkin Hülyalı Düşünceler
  6. Gezginci Öyküleri
  7. Gecenin Belkemiği
  8. Zaman ve Mekan İçinde Yolculuklar
  9. Yıldızların Yaşam Süreleri
  10. Sonsuzluğun İpucu
  11. Anıların Israrı
  12. Gök Kıtası Ansiklopedisi
  13. Yerküremiz Adına Kim Söz Hakkına Sahip

Gelin hep beraber bu bölümleri tek tek incelip içerikleri, anlatımı ve sırları üzerine kafa yoralım.

Kozmos Kitabının Tüm Bölümleri

1. Kozmik Okyanusun Kıyıları

“ Bilinende sınır vardır, bilinmeyende sınır yoktur. İnsan aklı anlaşılmazlığın engin okyanusunda barınacak bir ada sağlar. Her kuşağa düşen iş, bu okyanustaki adaya biraz daha toprak katarak büyümektir.”

T.H. Huxley, 1887

Kitaba Kozmos’un kelime anlamı ve kökenini açıklayarak başlıyor Carl Sagan. Okyanuslardan, denizlerden, sulardan geldiğimizi vurguluyor ve yerküremizin kozmosta ne kadar değerli bir gezegen olduğunu anlatıyor. Sonrasında ise bu kitabı yazma amacını da taşıyan insanoğlunun içindeki merakın ve öğrenme istediğinin Kozmos’u keşfetmekte en önemli etkenler olduğunu belirtiyor.

Yerküremizin çevre ölçüsünün tam 2200 yıl önce Eratosthenes tarafından bugünküne çok yakın sonuçla bulunduğu gerçeğini hayretle okuyorum. Kristof Klomb’un deniz yolculuğunun hesaplarında yaptığı hile ile bugüne kadar olan süreçte yerküremizin her köşesinin keşfi anlatılıyor bu bölümde. Kitapta en çok vurgulanan kısım ise İskenderiye Kütüphanesinin engin bilimsel ve tarihsel çalışmalarla donatılması ve sayısız ünlü bilim insanına ev sahipliği yapmış olması. Bu bölümde de İskenderiye Kütüphanesinden ve Eratosthenes, Eukleides (Öklid), Dionysos, Heron, Apollonios, Hypatia gibi ünlü matematikçi, tarihçi, astronomi bilgini İskenderiyeli bilim insanlarından bahsediyor.

Bu bölümde en kalın altını çizdiğim paragrafı da sizlerle paylaşmak istiyorum. Uzun bir araştırma yapacağım konulardan ilki de bu aslında. 

“Biliyoruz ki, Berossus adında Babilli bir rahibin yazdığı üç ciltlik Dünya Tarihi kayıptır. Bu kitabın ilk cildinin dünyanın yaratılışından Tufan’a kadar uzanan dönemi içerdiği sanılıyor. Sözü geçen kitapta yazar, bu dönemi 432.000 yıl olarak belirttiğine göre, Tevrat kronolojisinin yüz katı bir zamanı kapsıyor demektir. Merak ederim, acaba o kitapta ne vardı?…” 

Carl Sagan

Ben de merak ederim acaba o kitapta ve tüm İskenderiye Kütüphanesini dolduran nice kitaplarda ne bilgiler vardı?

2. Kozmik Arayışta Tek Ses

“Dünyaları yaratana kendimi teslim etmek zorundayım. Sizleri toz zerreciklerinden var eden odur.”

Kuran, Mümin Suresi’nden

Dünyamızın dışında hayat var mıdır? Dünyamız dışında bir hayat varsa bu yerküremizdeki gibi aynı organik moleküllere mi dayanıyor acaba? Öteki dünyalardaki hayat yerküremizdeki gibi mi? Yoksa şaşırtıcı bir biçimde değişiklik mi gösteriyor? Bu ve bu gibi sorulara cevap arıyor Carl Sagan bu bölümde.

En çok beğendiğim kısım ise Heike efsanesini anlattığı ve yorumladığı kısım oluyor. Genji Samurayları ile kıran kırana bir savaşa girişen Heike Samuraylarının lider adayı genç Antoku’nun hikayesi aslında. İmparatorun anneannesi düşmanlara teslim olmamak adına Antoku ile denizin derinliklerine doğru yürüyor hikayenin sonunda. Sagan’ın burada asıl değinmek istediği nokta ise bugün Japon balıkçılarının ve bölge halkının tüm denize akan Heike Samuraylarının o Japon iç denizinde yengeç biçiminde dolaştıklarına inanıp dilden dile anlatmaları. Sagan’ın söylediğine göre de gerçekten bu bölgede sırtlarındaki şekiller ve yüzündeki benzerlikler ile Heike Samuraylarını andıran yengeçler yaşamaktadır. Bu bilgi ışığında rastlantı olmadığını ve insanların Heike yengeçlerinin kabuklarına bu bilgileri aktardığını ve çizdiğini anlatıyor Sagan.

Heike Yengeci

Dünyamızdaki yaşamı kendi bilgileri ile açıklayan Sagan, bizim de ortak olmamızı ve onunla beraber çıkarımlar yapmamızı sağlıyor bu bölümde. Ve dünyamızda hiçbir türün kalıcı olmadığını bir dönem yaşayıp sonrasında yok olduğunu örnekleriyle beraber anlatıyor.

3. Dünyaların Uyumu

“Biliyor musun göklerin yasalarını?
Tanrının yönetimini yeryüzünde kurabilir misin?” 

Eyüp Peygamber

Yavaş yavaş yerküremizden dışarı doğru çıkıyoruz. Koskoca kozmosta bir toz zerreciği kadar bulunan dünyamızdan kafamızı uzattığımızda ilk gördüğümüz şeyler olan yıldızları ele alıyoruz bölümde. Dünyamızın dışında parlayan minik aslında trilyonlarca gezegenimizden büyük yıldızların yaşamımızda etkisi ne büyük değil mi? Sagan’a göre öyle. Düşünsenize sosyalist ülke bayrağında yıldız var. İslam ülkesi bayraklarında da hilal var. Bunun sebebi kültür ya da mezhep olamaz, evrensel olmalı diyor.

Yine İskenderiye Kütüphanesinden Newton’a kadar ulaşan zaman diliminde gökyüzü ve gezegenimizdeki hayat ile ilgili yapılan araştırmalara ve önde gelen araştırmacılara değiniyor.

İskenderiye Kütüphanesi

“Dünyaya nasıl göründüğümü bilmiyorum; ama ben kendimi, henüz keşfedilmemiş gerçeklerle dolu bir okyanusun kıyısında oynayan, düzgün bir çakıl taşı ya da güzel bir deniz kabuğu bulduğunda sevinen bir çocuk gibi görüyorum.”

Newton

Aslında ateist olduğunu bildiğimiz Sagan’ın dini ön yargılara sahip olmadığını düşünmemiz doğaldır ancak Kozmos’u okurken biraz kafamız karışıyor. Çünkü kitabın bir noktasında Müslümanlardan İskenderiye Kitaplığı’nın yok edilişi ile Rönesans arasındaki devirde, sadece “eski kitapları çevirenler” olarak bir cümle ile bahsedilmesi büyük bir haksızlık. Oysa Müslüman bilim adamlarının başta astronomi olmak üzere bilimin birçok alanına yaptığı önemli katkılar ve İskenderiye Kütüphanesi’nin yok edilişi ile Rönesans arasındaki köprü olması dolayısıyla bugünkü medeniyetimizin dört bacağından birisidirler. Müslüman bilim adamları olmasa, yani, bilim adamlarının buluşlarını bir kenara bıraksak bile, orada önemsiz bir görevmiş gibi atfedilen “çeviri” konusu olmasa bugün Dünya’nın aynı noktada olabileceğini söyleyebilmemiz çok zordu. Sagan’ın Batı dünyası haricinde bilime katkıda bulunduğunu söylediği diğer milletler; Hindistan, Çin ve Afrika’dan ibaret kalmış sadece. Bu söylemlerde kasıt aramalı mı yoksa böylesine bilgili bir bilim insanının bu konuda bilgisizliğinden mi yakınmalı bilemedim.

4. Cennet ve Cehennem

Kalpler için aldığım, defalarca altını çizdiğim, okurken meraklandığım ve sabırsızlandığım bölüm burası. Başlangıcını “Tunguska Olayı” ile yapıyor yazarımız. Rusya’nın Sibirya bölgesinde bulunan Tunguska’da 30 Haziran 1908 yılında gerçekleşen inanılmaz büyüklükteki bir patlama olayına bu ad veriliyor. Dev bir patlama ile şok dalgasının olması akabinde orman yangını başlıyor bölgede. Herhangi bir krater izine veya sebebi olabilecek bir olaya rastlanmıyor. Sagan’a göre ise olayın tek bir mantıklı açıklaması olabilir. Kuyruklu yıldızdan gelme bir parçanın yeryüzüne çarpması. Tabi gazetelerde olay esrarengiz olarak adlandırılıyor. Tüm dünyaya etkisi yayılan olay ile ilgili insanlar komplo teorileri üretmekte geri kalmıyorlar. Acaba bir uzay gemisi mi indi dünyamıza. Ya da hiçbir iz bulunmadığına göre kötü bir olayın yaşanmasını engelleyen ve bizi koruyan dünya dışı varlıklar mı var? Acaba nükleer bir deneme mi yapıldı Rusya tarafından?

Arizona’daki Meteor Çukuru

Soruların cevabı ne olursa olsun Sagan bu olayı bilime bağlayarak Kuyruklu yıldızların yapısını açıklıyor ilerleyen paragraflarda. Ayrıca diğer Samanyolu galaksisi gezegenlerinin yapısını da kısa kısa bu bölümde anlatıyor. Mesela Jupiter o kadar büyüktür ki içine dünyamız gibi bin tane gezegen sığar. Venüs de 243 günde turunu tamamlamaktadır ancak diğer gezenlerin aksi yönde yani tersine dönmektedir. Yani güneş batıdan doğar, doğudan batar ve Venüs’te bir gün tam dünya gününe göre 118 gündür. Bir de Venüs’ün sıcaklığı 480 santigrat derece. Öyle ki Sagan’a göre Venüs bir aşk tanrıçasından çok bir cehennemi andırıyor. 🙂

Jupiter’in uydusu Europa’dan bir görüntü

Mars ise diğerlerine göre oldukça soğuk bir yer. Dünyamız ise bizim gibi canlıların yaşayabileceği tek bilinen biricik gezegenimiz. “Dikkat, Kırılacak eşya!” türünden bir şey yani. 🙂

5. Kırmızı Bir Gezegene İlişkin Hülyalı Düşünceler

1980 yılında basılan bu kitapta o dönemde Mars ile ilgili ne biliniyorsa onları anlatmış yazarımızda. Uçuşan bulutları, müthiş toz fırtınaları, kızıl renkli yüzeyi, mevsimlik şekil değişiklikleri ve günlerinin de 24 saat olması dünyamıza ne kadar da benzer değil mi? Sanırım dünyanın sonunu getireceği bilinen insanoğlunun yaşamasına uygun bir gezegen daha yaratmak da rastlantı değildir herhalde. Ya da bilimle nasıl açıklanır orasını bilemem. Lakin Carl Sagan geçmişten günümüze bu kızıl gezegene dair yapılan araştırmalarla Mars’ın kendisine döneceğimiz bir dünya oluşturduğunu biliyordum açıklamasını yapma gereği duymuş bile.

Geçmişte yapılan araştırmalarda Mars yüzeyinde kanallara benzer görüntüler yakalayan bilim insanları bunlara canali (kanallar) adını vermişler ve bunları ancak bir canlının yapabileceğini öngörmüşler. Lakin “İnsanların duyguları galeyan halindeyken kendilerini aldatma eğiliminde oldukları kanıtlanmış bir olgudur” diyor Sagan. Ayrıca sonunda bu kırmızı gezegene kanallar yapacak olan canlının insanlar olduğunu belirtiyor. Yani sözü edilen Marslılar biz insanlardan başkası olmayacaktır.

Kim bilir belki de geçmiş bir zamanda biz insanlar Mars’ı zaten yuvamız olarak kullanıyorduk ve yakıp yıktığımız bu gezegeni terk ederek dünyaya bir yaşam alanı oluşturduk. Şimdi de tekrar yuvamıza dönmek için yollar arıyoruz. Daha da ilerisi Samanyolu Galaksisindeki tüm gezegenler aslında bir zamanlar biz insanların yaşadığı evler olamaz mı? Neyse, tamam tamam bu kadar beyin yakma yeter. Diğer bölümle devam ediyorum. 🙂

6. Gezginci Öyküleri

“Birçok dünya mı, yoksa tek bir dünya mı var acaba?
Doğanın incelenmesinde bundan daha soylu ve seçkin bir soru olamaz.”

Albertus Magnus, 13. yüzyıl

İtalya’da Galileo başka dünyaların varlığını açıklamış, Bruno da başka hayat şekillerinin varlığı üzerinde durmuştu. Bu düşüncelerinden ötürü Galileo ve Bruno İtalya’da işkence görürken, Hollanda’da her iki görüşü paylaşan astronom Christiaan Huygens ödüllerle donatılıyordu. Christiaan Huygens, “Dünya benim ülkem ve dinim de bilimdir,” diyordu.

Jüpiter’in ve bazı uydularının keşif süreci ve dünya tarihinde din ile bilimi düşman yapan insan etkinlikleri anlatılıyor burada. Kilisenin Galileo’yu cezalandırması ve diğer tüm bilim insanlarının düşüncelerine kilit vurması bir anlamda yeni keşiflerin yapılmasının önünde en büyük engel oluyor. Üzerine düşünülecek bir konu daha. Sanırım bu konuya tüm bölümlerin sonunda kendi düşüncelerim kısmında değineceğim ya da belki de hiç bahsetmem.

Ne de olsa;

“İyi yaşamak için göze batmadan yaşamak gerek.” Değil mi?

7. Gecenin Belkemiği

“İnsanoğlu Tanrı hakkındaki düşüncelerinin gerçekçi bir muhasebesini yapacak olursa, tanık olduğu olayların bilinmeyen, gizli kalan nedenlerini dile getirmek için çoğu zaman “tanrı” sözcüğünün kullandığını itiraf etmek zorunda kalır. Bu sözcüğü, nedenlerin kaynağını bulamadığı, doğal olanın kaynağı anlaşılır olmaktan çıktığı zaman kullanmaktadır. Ya da nedenleri birbirine bağlayan zincirin halkalarını kaybettiği anda, sonucu Tanrı’ya bağlayarak sorunu çözer ve araştırmasına son verir. Bu yüzden, bir şeyin oluşunu tanrılara bağladığında, aslında zihnindeki karanlığın yerini, hayret duygusuyla önünde eğildiği alışılmış bir sese terk etmekten başka bir şey mi yapıyor?”  

Paul Heinrich Dietrich, Baron vın Halbach, Systeme de la Nature (Doğanın Sistemi), Londra, 1770

Samanyolu kelimesinin Botsvana bayramının adı olduğunu öğreniyoruz. Diğer kültürlerin, takımyıldızlarına isim ve şekil tahsis etmesinin çeşitli nedenlerini görüyoruz. Ardından Artistarkus, Thales ve Anaksimandros gibi Yunan bilginlerin inanılmaz bulgularını ve teorilerini birlikte tartışıyoruz.

Rosetta taşındaki Ptolemy ve Philae Dikilitaşı’ndaki Kleopatra kabartmalarının çevirisi

8. Zaman ve Mekan İçinde Yolculuklar

Bu bölümde yıldızların zamanla nasıl değiştiği ve ne kadar yol kat ettiği tartışılıyor. Ayrıca zamanda yolculuk teorisinin mümkün olup olamayacağı üzerinde duruluyor. Sonra Sagan ilginç bir ayrıntıya değiniyor: Eğer Leonardo Da Vinci, bir güç kaynağına sahip olsaydı ilk uçan makineyi icat etmesi işten bile değildir.

“Yıldızlara oranla tüm yaşamı bir güncük süren mayıs sineği gibiyiz. Mayıs sineğinin gözünde insanlar sağlam yapılı, cüsseli, yerinden oynatılmaz, ne iş yaptığı belli olmayan yaratıklar. Bir yıldız açısından insan uzakça ve silikatla demir yapılı egzotik ve soğuk bir kürenin yüzeyinde bir varmış bir yokmuş örneği gelip geçen bir kıvılcımdır.”

Carl Sagan

9. Yıldızların Yaşam Süreleri

Yıldızların da anaları vardır. İnsan doğumunda olduğu gibi, doğuran ana-yıldız ölebilir. Büyük yıldızlar hızla yanarlar ve süpernova haline gelirler. Evrenin ilk oluşum aşamasında hidrojen ve helyumdan başka bir şey yoktu. Ancak süpernova basınç yaratıyor ve diğer elementler kendi kendilerini imha edip beyaz cüceler, nötron yıldızları ya da kara delikler oluşuyor. Sonra ağır elementler yer çekimi etkisi ile toplanıyor ve yeni yıldızlar ve kayalık gezegenler ortaya çıkıyor. Böylece, her şeyin yıldızların merkezlerinde oluştuğu bir kez daha gözler önüne seriliyor. Sagan’ın da söylediği gibi, “Hepimiz yıldız tozuyuz ve kelimenin tam anlamıyla Kozmos’un çocuklarıyız. ”

“DNA’mızdaki nitrojen, dişlerimizdeki kalsiyum, kanımızdaki demir, elmalı turtamızdaki karbon, çöken yıldızların içlerinde yapıldı. Bizler, yıldızların malzemesinden yapıldık”

Carl Sagan

“Acaba sakinlerinin niyobyum ve protaktinyum bilezikleri takıp altını laboratuar malzemesi olarak kullandıkları gezegenler var mıdır?” 🙂

Carl Sagan

10. Sonsuzluğun İpucu

Bu bölümde ise Büyük Patlama ve galaksilerin oluşumu üzerinde duruluyor. Ardından düzlem gibi farklı boyutların fikirlerini ve dördüncü doğrusal boyutun neye benzeyeceği araştırılıyor. İki boyutlu, üç boyutlu ve dört boyutlu evrenlerin nasıl olduğu ve olabileceği kavramları üzerinde örneklerle birlikte çok akılcı yaklaşımlar yapılıyor. Sonra açık, kapalı veya salınım yapan bir evren hakkında düşünceler dile getiriliyor. Bu alanda Cosmos yapıldığından beri pek çok ilerleme kaydedildi. Sadece kısa bir süre önce, evrenin erken yapısına ve akıl almaz genişlemesine yönelik önemli bulgular elde edildi. Ayrıca karanlık madde hakkındaki teoriler, evrenin genişleme hızının arttığını gösteriyor.

“Evreni bizden yana ya da bize karşı diye yorumlamamalıyız. Bize karşı kayıtsız davranıyor. Hepsi bu.” sözünü üzerine yaşadığım şaşkınlığı gizleyemem. Doğrusu Carl Sagan gibi bir bilim insanın Tanrı’nın açıklanması için gerekçeler ve elde edilir bulgular araması çok olağan gelmişti taaki bu söze kadar. Bilimde açıklanamayan bir şeyin ‘rastlantı’ olarak adlandırılması ne kadar akla sığmaz bir düşünce ise bilim ile açıklanamayan her şeyi Tanrı’ya bağlamak düşüncesi de bir o kadar akla sığmaz bence. Rastlantı diye bir şeyin olmadığına gönülden inanan ben bilimin açıklayamadığı şeyler üzerine önemli bilim insanlarının ‘rastlantı’ kavramını kullanması bilimi değersizleştiriyor nazarımda.

3.6 milyon yıl önce Tanzanya’da ilk insanın ayak izi

11. Anıların Israrı

Carl bizleri insan vücudunda bir yolculuğa çıkarıyor. Beyinde anıların nasıl saklandığını gösteriyor. Evet, beyin muazzam bir kapasiteye sahip ancak sonsuz değil. Bunu “toplu bellek” ile genişletiyoruz. Kitaplar, kütüphaneler, kayıtlar, fotoğraflar, hareketli resimler, filmler ve internet bize yardımcı oluyor.

Balinalar yerküremizde gelişmiş en büyük hayvanlardır. Bellekleri de çok kuvvetlidir. Balinaların tarihinin yüzde 99.99’unu kaplayan zaman bölümünde insanoğlu görülmemişti. Şimdi ise onları susturmak bir yana, öldürüp ruj ya da makine yağı üretimi için cesetlerini satıyoruz. Ne kadar acı.

Kambur Balina

“Yeryüzü yeniden tüm fiziksel özellikleriyle yaratılacak olsa, insana benzer bir yaratığın yeniden var olması çok zayıf bir olasılıktır. Evrim sürecinde rastlantının payı büyüktür.” Bir önceki bölümde bahsettiğim rastlantı kavramına kitabın hemen hemen her bölümünde rastlayabiliriz.

12. Gök Kıtası Ansiklopedisi

Bu bölümde öte gezegenlerdeki olası yaşam ele alınıyor. Arecibo‘daki dev teleskopu ve üzerine asılı antenler bulunan bir heykeli ziyaret ediyoruz. Elbette günümüzde pek çok harika teleskop var ve bir kısmı da hala inşa edilme sürecinde. Sagan bizi teleskoplar alemine götürerek, dünya dışı akıllı yaşama dair yakalayacağımız olası bir sinyalin önemine vurgu yapıyor. Özellikle farklı yaşamların olup olmadığı üzerine yürütülen mantıksal açıklamalar ve örnekler çok tatmin edici.

En dikkat çekici sözü de benim için “Hiçbir uygarlık, topluluktaki doğumların sayısını sınırlandırmadan yıldızlar arası yolculuk çabalarının üstesinden gelemez.” Oluyor. Şu en az üç çocuk işini bir daha düşünmekte fayda var. 🙂

Nebula

13. Yerküremiz Adına Kim Söz Hakkına Sahip

Birinci bölüm, nükleer savaştan harap olan Dünya’yı bulmak için kozmik bir geri dönüşü içeriyordu. Sagan, eski Doğu Almanya’daki komünizmin çöküşünü ve Soğuk Savaş’ın sona ermesini umut verici işaretler olarak ele alıyor ve bunları birer ilerleme olarak açıklıyor. Elbette Sagan’ın bahsettiği ilerlemenin dönem dönem yön değiştirdiğini söyleyebiliriz. Şu an gezegenimizde en az 50.000 nükleer silah bulunduğunu göz önüne alırsak, gelişmiş ve barışçıl bir uygarlık olmadığımız kuşku götürmez bir gerçek olarak karşımıza çıkıyor.

Sagan’a göre hem de tüm insanlığa göre bakarsak daha almamız gereken çok fazla yol var. Tabii öncesinde kendimizi yok etmenin bir yolunu bulmazsak!

Dünyamız

“ Başka bir yerde insana rastlayamazsınız. Yalnızca gezegenimizde vardır insan. Bu küçücük gezegenimizde. Nadir ama tehlikeli bir türüz. Kozmik perspektifte, her birimiz çok değerliyiz. Eğer bir insanın sizinle aynı fikri paylaşmadığını fark ederseniz, aldırmayın, bırakınız bu gezegende yaşamaya devam etsin. Unutmayın, yüz milyar galaksiyi gezip de tek bir insan bile bulamayabiliriz.”

Carl Sagan
Reklamlar