İspanyol Dizisi: La Casa De Papel

Popüler olan hiçbir şey dikkatimi hemen çekmez. Nedense herkeste gördüğüm bir kıyafet, herkesin izlediği bir film veya dillerden düşmeyen bir dizi her zaman en son tercihim olmuştur. Genelde çoğunluk izleyip bitirdikten sonra izlerim tüm popüler dizileri ve filmleri. Yavaş yavaş bu huyuma son vermeye başladım. Çünkü etkisi geçip dilden düştükten sonra yorum yapmak veya hakkında sohbet etmek için biraz geç kalmış olunuyor.

La Casa De Papel de geç kaldığım dizilerden biri oldu. Çevremdeki tüm dizi severlerin izlediği ve üzerine sohbet ettiği bir dönemde sadece onları dinlemekle yetindim. Hatta bir ara ilk bölümünü açtım ve 2. dakikada kapattım. İzlememekte direnç gösteriyordum kendimce. Ancak bir yere kadar. Bir süre önce iki sezonu da bitirdim. Üstelik başladıktan sonra birkaç gün sürdü sadece. Çünkü bırakamadım. İzlemekte direndiğim dizi birden tüm hayatıma yayıldı ve bu sefer bitirmek için can attım.

Oyuncular, konusu, anlatım şekli, tüm insanlığa verilen mesajları, imgeleri hepsi birden hayatımın yapbozunda eksik parçalarmış gibi yerine oturdu. İzledim, bitirdim doyamadım tekrar izledim ve kendi kendime bir dizi çekme fırsatım olsaydı eğer her şeyiyle bu dizi La Casa De Papel olurdu dedim. Bu kadar sevilen bir diziyi izledikten sonra aslında hiç de abartılmış olmadığını anlıyor ve kendi düşünceleri altında ezilenlerin ‘şişirilmiş balon bu’ laflarını bir kenara itiyorsunuz. Bu kadar severek izlediğim dizinin konusundan kısaca ben de bahsedeyim.

Dizinin Konusu

Profesör olarak adlandırılan bir suç dehası, tarihin en büyük soygununu yapmayı planlar. Amacı İspanya Kraliyet Darphanesine girmektir. Bunun için de işlerinde uzman olan 8 suçludan oluşan bir ekip kurar. Ekip, 5 aylık bir eğitim sürecinden geçer ve bu sürede her ihtimali hesaba katarak soygunu kusursuz bir hale getirirler. Artık her şey hazırdır. 8 kişi, rehineleri de yanlarına alarak kendilerini İspanya Kraliyet Darphanesine kilitler. Fakat hiç hesaba katmadıkları olaylar gerçekleşir.

Dizinin Karakterleri

Berlin, Tokyo, Rio, Nairobi, Moskova, Denver, Helsinki, Oslo…

Berlin tamamen mantığıyla hareket eden, yaptıkları plana tamamen sadık kalabilen tek kişi bu ekipte. Ekibin içerideki beyni ve yöneticisi denilebilir. Dizinin sonuna kadar içindeki duygusal, iyi niyetli yönünü hep bastırıyor bence. Oysa ki içlerindeki en vefakar insan olduğunu anlıyoruz.

Herkesin hayran olduğu benim de her yönüyle bayıldığım karakter Tokyo. Her davranışının sonucunda sevdiklerine zarar vermesi hatta ölümlerine yol açması Tokyo’nun bu hayattaki cezası olmalı. Kendisi de bu şekilde düşünüyor. Ayrıca karakterimiz dizideki anlatıcımız da.

Rio, tam bir kanı kaynayan, aklı havada yetenekli ve yazılımcı ekipteki en genç karakterimiz. Tokyo’ya aşık. Diğer tüm genç erkekler gibi onun havası Rio’yu da sarmış durumda. Yalnız hem aşktaki hem de yaşamdaki tecrübesizliği soygun işinde de bir şeyleri hep batırmasına neden oluyor. Hele Tokyo ile yan yana geldiklerinde tam saatli bombalar.

“Sonuçta, her şeyin mahvolması için aşk iyi bir nedendir.”

Nairobi. Canım Nairobi. Tam bir anne. Ekibimizin annesi, ablası, kız kardeşi. Hani yol gösteren, akıl veren bir kadın vardır ya herkesin etrafında, işler yolunda gitmediğinde kontrolü almaya çalışan, iyimser kişi işte o Nairobi. Bu kadını sevmeyen bizden değildir.

Moskova ve Denver. Baba ve oğul. Birbirlerine ölesiye bağlılar. Hayatları pamuk ipliği gibi bağlı hem de birbirlerine. Biri giderse diğeri ne yapar sorusu hep bizim de dilimizde. Moskova yaşından dolayı görmüş geçirmiş aklı başında, geçmişte madencilik yapmış, hapis yatmış tam bir ayaklı tecrübe. Oğlu Denver ise tam tersi agresif, ileriyi düşünmeyen sadece duygularına göre hareket eden bir genç.

Helsinki ve Oslo ise iki kuzen. Moskova ve Denver gibiler. Sadece daha bilgisiz, yaşamak için fiziksel güçlerini kullanmak zorunda olan soygunun güçlü askerleri. Silah kullanmak onlardan sorulur. Tam bir asker gibi komuta kimdeyse emirlerini uygulamak onların işi.

Profesör ise tam bir deha. Çocukluğunda geçirdiği hastalık, babasını küçük yaşta kendi hastalığına çare ararken kaybetmesi onu içine kapanık, az konuşan, sessiz bir insan yapmış. İnsanlardan uzaklaşıp sadece onları gözlemleye başlayan Profesör kitap okuyup araştırma yaparak geçirmiş genç yaşlarını. Her ne kadar soygunun akıl hocası olsa da içindeki duygusallık onu da esir alıyor ve sorunlara yol açabiliyor.

“İnsanlar pek çok şeyin seksi olduğunu düşünür. Dans etmek, kaslar, sarı saçlar. Fransız aksanı. Bence ne seksi biliyor musun? ZEKA!”

8 soyguncu ve bir de akıl hocaları Profesör. Hepsi işinde uzman, bir amaç uğruna toplanmış, toplumun ezilen kesimi dediğimiz kişiler.  Hepsinin bir amacı var para ile. Amaçları zengin olup diğer insanları ezmek değil aksine ezilen yanlarını, yakınlarını sevdiklerini sevindirip kurtarmak. İşte bence Profesörün bu 8 kişiyi seçmesindeki en önemli sebep de bu. Ne kadar zeki oldukları, ne kadar soygun yaptıkları önemli değil. Hepsinin kendilerince anlamlı birer amaçları var para ile. Ve en önemlisi para onlar için amaç değil birer araç. Hepimiz gibiler. Bizden biri gibiler. Bence bu yüzden biz de çok seviyoruz onları.

“…Biz, kimsenin parasını çalmıyoruz. Hatta bizi sevecekler. Bu, çok önemli. Halkın bizden yana olması şart. İnsanların gözünde kahraman olacağız ama dikkat edin; çünkü bir damla kan aktığında, yani tek bir kurban olursa, Robin Hood olamayız…”

Dizi Yorumlarım ve Spoilerlar

La casa de papel, suç ve polisiye türlerinde başarılı işler yapan Alex Pina imzalı, İspanyol yapımı bir polisiye, bir soygun hikâyesi. İspanya’da geçen yıl yayınlandığında hem ödülleri toplamış hem de en çok konuşulan dizilerden olmuş.

Herkesin söylediği gibi dizi sisteme karşı çıkma konusuna efsane bir yapım. Çünkü soyguncular giydikleri kırmızı renkle, taktıkları Dali maskeleriyle sosyalizm mesajları veriyorlar. Ve halk desteğini de bu sayede almanın peşindeler. İlk planları kimseyi öldürmemek canını yakmamak. Adı soygun olsa da ortada çaldıkları bir para yok. Darphanede kendi paralarını basıyorlar ve belirledikleri süre içerisinde ne kadar basılırsa onu alıp kaçacaklar. 

İlk bölümde ekip, Dali maskeleri ve kırmızı tulumlarıyla darphaneye giriyor ve soygun başlıyor. Her bölümde, hem darphanenin içinde günler boyunca neler olduğunu hem de 5 aylık hazırlık döneminde Profesör’ün her ihtimali düşünerek nasıl bir plan yaptığını öğreniyoruz. Flashbackler en sevdiğim kısımlar oluyor. Bu sayede içeride 5 gün kapana kısılı kalmış insanların nasıl insanlıktan çıkıp delirme aşamasına geldiklerini görebiliyoruz. Baskı, endişe, korku ve sorunlar ile psikolojilerinin nasıl alt üst olduğunu geriye gidip eğitim süreçlerini gördüğümüzde daha net anlıyoruz.

“Umut domino taşı gibidir. Biri düşünce diğerleri onu takip eder.”

La casa de papel, iyiliği ve kötülüğü somut örnekler üzerinden, üstelik sadece kişiler değil kavramlar üzerinden de tartışıyor. Eşit olmayan bir toplumda, iyi koşullara sahip olamayan insanlar, yaşamlarını “diğerleri gibi” iyi sürdürme haklarını nasıl kazanacaklar? Asıl hırsızlar hangileri? Emeğiyle geçinmeye çalışan insanları soyan devletler, bankalar, insanlar mı yoksa darphaneye girip kendi paralarını basan Dali Maskeliler mi? Günün sonunda soygunu canlı takip eden halk ve soyguncuları yakalamaya çalışan polisler, bu soruyla yüzleşmek zorunda kalıyor. Kimin iyi, kimin kötü olduğuna karar verip taraflarını seçmek zorundalar artık.

Rehineler arasında bulunan büyükelçi kızı ve onu kurtarmak için herkesi gözden çıkaran hükümet ise diğer bir konu. Elitist kesimin kayırılmışlığına sürekli yapılan vurgu niteliğinde. Ayrıca istihbaratın başındaki adamın sürekli Raquel ile uğraşması üstelik onun kadınlığına, cinsiyetin getirdiği gereklilik ve duygulara darbe yapar gibi laflar etmesi ve davranışlar göstermesi ise diğer bir kayırmışlık göstergesi. 

Genel olarak yıllar boyu ezilmiş insanların yaşadığı ülkelerde anarşi fikri çok sevilir. Biz yakın tarihimizde böyle bir şey yaşadıktan sonra özellikle daha bir sıcağız bu fikre hep. Asla hayata geçmez ama her düzen karşıtı filme, diziye bayılırız. Buna ‘Stick it to the Man’ diyebiliriz.  Türkçe yorumlaması bir nevi kontrolü ve parayı elinde tutan adamlara darbe vurmaktır.

Dizinin en güzel ilgi çekici kısımları bunlarla sınırlı değil elbet. İngilizce dışında sık duyduğumuz bir dil haline gelen İspanyolca da gönlümüzü fethediyor. O İngiliz kızı Allison Parker’a kendi istedikleri gibi Alison Parker deyişleri yok mu? Hangimizin hoşuna gitmiyor ki? İtiraf edin. 🙂

Her yapımda olduğu gibi bunda da mantık hataları, eksiklikler yanlışlıklar var tabi ki. Yalnız bence hiç göze batmıyorlar. Tokyo’nun onlarca polisin içinden ateş altında tekrar darphaneye girdiği sahnede bile keyif alıyorum ben. Hiçbir bölümde tempo düşmüyor. Başladığımda nasıl yani tüm sezon içeride mi geçecek, nasıl yapacaklar, ne çekecekler bu kadar diye düşünmüştüm. Hiç endişeye gerek yok öyle sahneler izliyoruz ki yetmedi keşke daha uzun süre kalsalardı içeride diyoruz.

Sözün kısası uzun zamandır izlemiş olduğum ve en sevdiğim dizilerden biri oldu La Casa De Papel. Bittiği anda ekrana baktım kaldım. Hele son sahnelerinde resmen kendimi o soygunun bir parçası gibi hissettim ve başardık diye sevindim. Sonrasında ise koca bir boşluk. Yerini dolduracak bir yapım henüz bulamadım sanırım yok zaten. Öyle sanıyorum ki zaten dizinin son bölümünü bitirir gibi çekelim diğer sezon çıkmazsa diye düşünmüşler. Çok sevilince de 3. sezona da karar kılmışlar. Ne çekecekleri umurumda değil açıkçası karakterlerde bir oynama, bozulma olmadığı sürece izleyebilirim bu diziyi. Umarım geç olmadan gelir 3. sezonda. Ve umarım bu dizi daha büyük kitlelere ulaşır.

Not1: Bella Ciao, İtalya’da II. Dünya Savaşı sırasında yaşanan Mussolini döneminde anti-faşist, ve sosyalist grupların söylediği şarkıdır. Türkiye’de “Çav Bella” diye bilinen şarkı, ilerleyen dönemde tüm dünyada devrimcilerin marşı haline gelmiştir.

Not2: İspanyolca’daki Casa kelimesi ile dilimizdeki Kasa kelimesi her ne kadar fonetik olarak uyumlu olsa da La Casa De Papel “Para Kasası” demek değil maalesef. Casa İspanyolca’da Ev demek. Yani La Casa De Papel “Kağıt Ev, Kağıthane” şeklinde çevrilebilir.

Reklamlar